Edebiyat/Kitap

Jane Eyre: Kitap ve Film İncelemesi


Jane Eyre, Charlotte Bronte’nin Viktorya Dönemine ait bir aşk romanıdır. Fakat sadece “aşk romanı” tabiriyle bu eseri küçümsemek doğru olmaz çünkü otobiyografik niteliği sayesinde ait olduğu dönem ile ilgili birçok değer yargısını bize yansıtır. Kitapta Bronte, dini inanç ve riyakarlıktan tutun, toplumda kadın ve çocuk kavramlarının yerine kadar birçok temayı işlemiştir.

Jane Eyre kaşımıza kimsesiz bir çocuk olarak çıkar. Ailesinin ve ardından dayısının vefatından sonra onu çok da sevmeyen yengesi ve kuzenleriyle yaşamak zorunda kalır. Bittabi Jane ağırbaşlı -itaatkâr demek daha doğru olur- bir çocuk değildir ve Bayan Reed çok geçmeden onu yatılı okula gönderir. Burada okuyucu Jane’in hırçın bir çocuktan disiplinli bir genç kıza dönüşmesine şahitlik eder. Yine de Jane düşüncede değişmez. Bu sebeple yolunun kesiştiği çoğu kişi; gösterişsiz ve ufak tefek görüntüsünün altında yatan, eşitlik ve özgürlük tartışmalarıyla yanıp kavrulan gözlerini fark eder.

Jane hayatını tek bir yere, tek bir ana veya kişiye sığdıracak biri değildir bu sebeple eğitimini tamamladıktan sonra öğretmen olarak bulunmaya devam ettiği Lowood Okulundan ayrılmaya karar verir. Bir toprak beyi olan Edward Rochester’in malikânesinde mürebbiye olarak iş bulur ve yeni hayatı başlar. Jane evin içinde dönen, neredeyse duvarlardan akan gizemle başa çıkmaya çalışırken bir de Bay Rochester’ın ona hissettirmeye başladığı duygularla mücadele eder. Bay Rochester da daha önceden bahsettiğim alevlere tutulur ve Jane’in duyguları çok geçmeden karşılık bulur. Kader, Jane’i rahat bırakmamakta kararlıdır ve yaşanan talihsizliklerin, açığa çıkan sırların ağırlığıyla Jane bir kez daha kaçmak zorunda kalır.

Eşit olabilmenin, bir birey olabilmenin verdiği ağır hafiflikle kaçarken bu kez de bir papaz ve ailesinin yanına sığınır. Hala ilk aşkının hayaletiyle savaşırken papazın açtığı okulda mürebbiyelik yapmaya başlar. Bu sırada Jane’e hiç tanımadığı bir akrabasından büyük bir miras kalır ve Jane, papaz ve onun kız kardeşlerini kendi ailesi olarak benimsediği için varlığını onlarla paylaşır. Daha sonraları Jane, Papaz’ın gerçek niyetini fark eder ve sevgilisinin hayaletiyle bir kez daha yüzleşir. Jane kaçar. Bu kez gururu ve idealleri için değil, kalbini tekrar hissetmek için kaçar.

Jane Bay Rochester’ı beklemediği bir halde bulur. Kendisine daha çok benziyordur artık, daha çaresizdir. Fakat Edward Rochester artık geçmişinin bütün zincirlerinden, sisli ve boğuk anılarından kurtulmuş özgür bir adamdır. Jane artık kendisini feda etmek zorunda değildir ve hayatını da özgürlüğünü de çok sevdiği bu adam ile birleştirir.

Filmin açılış sahnesinde Jane’i yetişkin bir kadın olarak görürüz. Hikayemizin klimaks noktasının hemen sonrasındadır. Geriye dönüş metoduyla, adeta ana karakterimizin anılarını izleyerek hayatına tanık oluruz. Filmin bu yöntemle kurulması benim için sinematik açıdan çok doğru olmuş. Ana karakterimizi ilk sahnede yıpranmış ve karışık bir durumda görmek merak unsurunu uyandırmak ve izleyiciyi hikâyeye çekmek için ideal. Aynı zamanda filmin diğer kitap uyarlamalarına göre nispeten realist bir bakış açısıyla çekildiğini düşünüyorum çünkü kitap ve film uyumu gerçekten mükemmel. Hem mekânlar hem de karakterler hissettiklerimizi beyaz perdede birebir görebilelim diye özenle ayarlanmış. Dönem uyarlamalarında sıkça görüldüğü gibi hikâye, 21. yüzyıl kitlesine daha uyumlu olsun diye fazlaca yumuşatılmamış. Tabii ki bazı zımparalar var -örneğin Bay Rochester ilk zamanlar Jane ile çocuk gibi alay ediyor- fakat gidişata büyük ölçüde etkisi olan şeyler değil. Bazı karakter ilişkilerinde de filmi daha fazla dramatize edebilmek için mübalağaya gidilmiş. Bunların hepsi yaklaşık 630 sayfalık bir romanı 2 saatlik bir filme sığdırmak için yapılmış ufak değişiklikler. Oyuncu seçimi ve karakter uyumları çok başarılı. Bunun yanı sıra filmdeki detaylandırmalar izleyicin zekasını okşuyor ve bu işe verilen emeği ortaya döküyor. Bu sebeple genel hatlarıyla çok başarılı bulduğum bir sinema filmi.

Jane Eyre, farkındalığını yükseltmeye çalışan bir genç olarak bana düşünecek bir sürü alan bırakan bir eser. Yazarın bazı noktalarda kendi yaşamından esinlenmesi dahi bize birçok ders veriyor. Bir kadının 19. yüzyıl toplumunda tek başına ayakta kalabilme çabası, ihtiyacı olan birine en umutsuz anda bile ışık olabilecek nitelikte. Çünkü Jane bizden biri. Sıradan bir görünümü var, pek fazla işi beceremiyor, iyi olduğu konularda dahi aşağılanıyor ve doğduğu andan beri baskılanmaya çalışıyor. Onun başa çıktığı sorunlar ile günümüz toplumundakiler pek de farklı değil belki de. Jane’in bazı hemcinslerini kafasında bir yerlere oturtamaması kadar basit bir şey bile toplumdaki mizojiniden tamamen soyutlanmanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda son dönemlerde popüler olan bazı hikayeler gibi, bir kadının erkekler tarafından tekil olarak kabul görmesi için toplumda “feminen” olarak görülen sevgi ve merhamet gibi duygulardan uzaklaşması gerektiğini savunmuyor. Çünkü Jane hem gururunu ve aklını kullanarak sevdiği kişiye özgürlüğü için zaman tanıyan hem de zamanı geldiğinde kalbini dinleyip o özgürlüğe dahil olan bir kadın. Charlotte Bronte, kadınların sadece aşk romanı yazması uygun görülen bir dönemde toplumda rahatsız olduğu bütün değerleri tek tek eleştirip bir aşk romanın içine gizlemesiyle hayranlık duyulacak bir insan.

Jane Eyre, ya okuyarak ya da beş yıldızlı sinema uyarlamasıyla zaman ayırmaya değecek bir öykü. Özellikle toplumsal eşitlik için hala çaba gösterilen toplumlarda herkesin dinlemesi gereken bir hikâye. Tabii ki, her zaman kitabı okumak daha iyidir fakat bu elverişli koşullar altında en zevklisi kitabı okuyup ardından filmi izlemek olacaktır.

İlginizi çekebilir: Kış Modası: 2022 Trendleri

Edebiyat/Kitap
Tüm Zamanların En İyi Polisiye Romanları
Edebiyat/Kitap
Destanlar ve Türk Toplumu
Edebiyat/Kitap
Kişisel Gelişim Kitapları Neden Çok Okunuyor?
Henüz bir yorum yok.